confessions

piri fani

Yazar  · 26 Şubat 2017 Pazar

  1. toplam giri 428
  2. takipçi 19
  3. puan 6729
  4. toplam gelir 3,39 ₺

ömer nasuhi bilmen

piri fani
Türk din alimi ve 5. Diyanet İşleri Başkanı.


1940'ların sonuna doğru Amerika'da bir olay cereyan ediyor. Zengin bir adamın ölümünden birkaç yıl sonra bir kadın yanında bir çocukla mahkemeye başvuruyor. Çocuğun ölen adamdan olduğunu iddia ediyor. Ölüden DNA testi yapılamayan bir dönem dünya için.
Amerika hukuk sistemlerinde bu olayın bir karşılığını bulamayınca başka sistemlere müracaat ediyorlar.
Roma hukukuna bakıyorlar yok. Yunan, Hint, Uzakdoğu'da yok. Bir heyet Türkiye'ye geliyor. Dönemin İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen'e yönlendiriliyorlar. İlk başta anlam veremiyor gelen ekip. Gönülsüz de olsa görüşüyorlar.
Bilmen onlara ölen adamın kemiklerinin durup durmadığını sorduğunda şaşkınlıkları iyice büyüyor. Durduğunu söylüyorlar. Ömer Nasuhi onlara kuyruk sokumu kemiğinden bir yer tarif ediyor. Tarif ettiği yere çocuğun bir damla kanını damlatmalarını, eğer o kemik kanı emerse çocuğun o adamdan olduğunu aksi olursa kadının yalancı olduğunu ve buna göre hüküm verebileceklerini anlatıyor.
Gelen ekip görüşmeden memnun olmaksızın şaşkınlıklarını da yanlarına alıp ülkelerine dönüyorlar. Bir müftünün böyle bir tıp bilgisine nasıl hâkim olabileceğine ihtimal veremiyorlar. Ekipteki bir doktorun ise kafasını kurcalıyor bu mesele. Müftünün yanlışlığını ispat etmek için mezar açtırılıp adamın bedeni çıkarılıyor. Tarif edilen kemiğin üzerine önce kendi kanını damlatıyor. Kan akıp gidiyor kemiğin üzerinden. Sonra çocuğun kanını döktüğünde gözleri fal taşı gibi açılıyor. Kemiğin kanı emdiğini gördüğünde hayretini gizlemiyor.
Görüşmede Ömer Nasuhi'nin yanında olanlar da ilk duymuş olacaklar ki heyet gittikten sonra bu meseleyi nereden bildiğini soruyorlar. Adı geçen kemiğin sadece kendi neslini kabul ettiğini uzun uzun anlatıyor. Oradaki küçük bir parçanın önemine değiniyor. Vücuda ne yaparsanız yapın o kemiği yok edemediğinizi, kıyamete kadar hiçbir gücünde buna muktedir olamayacağını, zira mahşerde insanlar o kemik parçasından yeniden diriltileceğini anlatıyor.
*****
"Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" dedi.
De ki; "Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı bilir."
Yasin Sûresi 78-79. âyetler

teknolojik değişim

piri fani
Bu fotoğraf çok eski değil, 1956 yılında çekildi. IBM firması tarafından üretilen 5 MB (megabayt) hafızaya sahip bir belleğin, satın alan bir firmaya postalanmak üzere bir araca yüklenmesi sırasında çekildi. Bundan sadece 50 sene önce, 5 MB bellek 4-5 kişi tarafından taşınabiliyordu ve kamyonla kullanıcılara gönderilebiliyordu. Bu tarihte MB başına 9200 Amerikan Doları (USD) harcanıyordu. Yani şu gördüğünüz bellek, zamanın parasıyla 46.000 dolara mal oluyordu! Günümüz parasıyla bu, 79.000 dolar civarına denk geliyor!

Günümüzde... 21 Temmuz 2015 itibariyle Amazon üzerinden IBM'in 3 TB (terabayt) hafızalı belleğini 150 dolara alabiliyorsunuz. Yani 600.000 kat fazla belleği, 526 kat ucuza alabiliyorsunuz.

sömürgecilik

piri fani
Sömürerek zengin oldular.
Sömüremedikleri yerlerde savaş çıkardılar.
İnsanlar öldü, sağ kalanlar sefil oldu.
İnsanları açlığa mahkum ettiler.
Sonra o insanlara yardım etmek için uluslararası yardım dernekler kurdular.
Fakat hiç yardım etmediler.

ahmet vefik paşa

piri fani
Rumelihisarı nın üst tarafında kurulu olan robert koleji misyoner yuvasının arsasını Amerikalı Protestan misyonerlere satar.

Ahmet Vefik paşa vasiyet ettiği gibi öldüğünde eyüp sultana gömülmek ister. Fakat zamanın padişahı cennet mekan Abdulhamit han hazretleri buna asla müsade etmez.

Protestanlara arsa satan adam kıyamete kadar onların çan seslerini dinlesin diyerek Eyüp sultana değil sattığı arsanın hemen önündeki Rumeli mesarlığına gömülmesini emreder.

meşveret

piri fani
Meşrebi bozuk insanların dışa vurumu.

Ahmed Rıza'nın 1895'de kurduğu Meşveret gazetesi Fransızca ve Türkçe yayınlanmıştır. Ahmed Rıza gazetedeki yazılarında Meşrutiyet'i ilerleme aracı olarak görmüştür. İttihat ve Terakki'nin yayın organı olan Meşveret 15 günde bir yayınlanıyordu

network marketing

piri fani
özet geç diyen olursa islam dinine göre, fıkhen caiz değildir.

Sisteme katılan kişi, direk olmasa bile piyasa değeri 50 lira olan bir ürünü 500 liraya (güya) satın alarak-kaybetme ihtimalinin de var olduğunu bilerek- sisteme bir miktar para vermektedir.
Katılımcının asıl gayesi ürün satın almak değil de kısa yoldan kâr etmek olduğu için, sadece kamuflaj fonksiyonlu bir ürün, muamelenin şer'an caizliği için yeterli olmaz. Çünkü “Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir” külli/genel kaidesi bunu gerektirmektedir. “Network marketing” sistemi iç içe girmiş kumar ve hile halkalarından ibarettir.
İslam'da her hangi bir malın mülkiyetinin bir zimmetten diğer zimmete intikali için, akit, miras, hibe, iktisap vb. yollar vardır. Fakihler, şer'i delillerden hareketle mülkiyet nakledici akitlerin sahih olabilmesi için belli başlı şartlar tespit etmişlerdir. Bir akdin meşru olabilmesi için insanların mallarını haksız yollarla yemeye vesile olmaması; insanların bilgisizliklerini ve başka zaaflarını kullanarak onların tuzağa düşürülmemesi; akdin kumar, faiz ve fuhuş gibi şer'i şerifin yasakladığı şeylere müncerr olmaması(böyle bir sonuca varmaması) gerekir.
Network marketing sistemine, İslam hukukunun sabit kaideleri çerçevesinde baktığımızda ilk etapta sahih olabileceği gibi bir intiba oluşmaktadır. Çünkü ortada, akdin mevzuunu teşkil eden şer'an yasak olmayan bir ürün vardır. Ve ürün normal fiyatının çok üzerinde de olsa alıcı tarafından kabul edilmektedir. Bir kişinin herhangi bir malı normal fiyatının üzerinde bir fiyatla satın almasında bir mahzur yoktur. Bu sistemin Müslümanlar arasında yaygınlaşıp mahiyetinin tam deşifre edilmediği zamanlar itibariyle caiz olduğuna dair birtakım fetvalar da verilmesi belki bu yüzdendir. Ancak söz konusu sistemin, gerçek mahiyeti tam olarak anlaşıldığında, İslam hukukunun alış-veriş akdinin meşruiyeti için gerekli gördüğü şartlar bulunmadığı gibi, kesin olarak yasaklanan birtakım gayr-i meşrulukları barındırdığı anlaşılmaktadır. Bu mahzurları maddeler halinde aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:
Network marketing fıkhın sabit prensiplerine aykırıdır
İslam hukukunda akitler birtakım ihtiyaçları karşılamak için meşru kılınmıştır. Bu sebeple, kullanılması meşru olan bir ürüne sahip olmak için yapılan bir akit ve pazarlamanın fıkhen caiz olduğu hakkında bir ihtilaf yoktur. Ancak Network marketing sisteminin ağına düşen pazarlamacıların hemen hiç birisinin asıl gayesi iktisadi ürüne sahip olmak değildir. Bilakis, başka kişileri de sembolik olan ürünü fahiş fiyata satın almaya ikna ederek kendileri gibi ağa takılmalarını temin etmeye çalışmaktan ibarettir. Taraftarlar ne kadar aksini iddia etseler de, bu sistemde iktisadi ürün, sadece bir kamuflajdan ibarettir. Nitekim bu sistem, Amerika'da arada ürün olmadan yapılan saadet zinciri sisteminin yasaklanması üzerine, hukuku arkadan dolanma amacıyla geliştirilmiştir. Network marketing yöntemiyle çalışan şirketlerin reklamlarına bakıldığında da asıl gayenin iktisadi ürün olmadığı son derece net bir şekilde görülebilir. Söz konusu ağa katılacak kişiler basit bir meblağ mukabilinde sisteme üye olarak aşırı kâr edecekleri vadi ile tuzağa düşürülmektedir.
Sistemin özü aldatma mantığıyla çalışmaktadır
Network marketing yönteminin akit sistemi temelde insanların çalışmadan fazla para kazanma zaafları üzerine kurulmuştur. Nitekim değişik isimler altında bu sistemle çalışan şirket sahipleri ve piramidin tepesine kurulmuş olanlar, çoğunlukla kazanamayan ama kazanma beklentisiyle sistemin ağına düşmüş olan aşağı derecedekilerin aleyhine aşırı kâr etmektedir. Piramidin alt kısımlarında yer alan üyeler ise öncelikle sisteme kaptırdıkları paralarını geri alabilmek; daha sonra da ikna ettikleri veya kandırdıkları kişiler vasıtasıyla daha çok kişinin sistemin ağına düşmesini temin etme mecburiyetinde kalmaktadır. Bu ise, ne pahasına olursa olsun, sırf para kazanma amacına yoğunlaşmış olan kişileri adeta sitemin kölesi haline getirmek ve başkalarının alın terinden rant sağlamaya çalışmak anlamına gelmektedir. Zira ağa katılanların tamamı, ağa katılma amaçlarının gerçekleşebilmesinin, başka kurbanların da aynı şekilde ikna edilmelerine ve ağa takılmalarına bağlı olduğunu bilmekte ve bu sebepler de daha çok kişinin ağa takılmasını beklemektedirler.
Fıkhın Akit sistemine uymuyor
Network marketing sistemi islam Hukukunda bir alış-veriş akdinin sahih olması için gerekli şartları taşımamaktadır. Gerçi ilk etapta bir “akdin inikadı” (sözleşme) için gerekli olan rükünleri (icab, kabul, akideyn, makudün aleyh) teşkil eden unsurlar bulunmaktadır. Ancak bu unsurlar akdin sadece inikadı için yeterlidir. islam Hukukunda akdin inikad şartlarından ayrıca sıhhatinin şartları da vardır. Diğer bir ifade ile inikad etmiş olan her akit sahih akit olarak kabul edilmez. Akdin sıhhati için inikat şartlarının dışında başka şartlar da aranır. işte bu açıdan baktığımızda network marketing sisteminin akdin sıhhat şartlarını taşımadığı görülmektedir. Şöyle ki; öncelikle bu sistemde, birtakım belirsizlikler (ğarar) vardır. Çünkü network marketing sistemiyle çalışan şirketlerin asıl sahipleri, ağa ne kadar kişi takıldığında ne kadar kazanacaklarını, ama her hal-ü kârda mutlaka kazanacaklarını bildikleri halde, pazarlamacılar için böyle bir garanti söz konusu değildir. Zira katılımcıların kâra geçebilmeleri için, belli sayıda kişilerin sisteme dâhil olmasını temin etmeleri gerekmektedir. Bunu başarıp başaramayacakları ise belirsizdir.
Network marketing sistemi ne kadar devam ederse etsin, mutlaka bir sınırda duracak ve alt tabakadakiler mutlaka zarar edecektir. Bu ağa takılan kişi, kâr eden üst tabakada mı, yoksa zarar eden alt tabakada mı olacağını bilmez. Vakıa piramidin tepe noktasındaki az sayıdaki kişi kâr ederken, aşağı doğru inildikçe risk artmakta ve katılımcıların çoğu zarar etmektedir. Bu demektir ki, bu sistemde galip durum zarar, asıl durum ise belirsizliktir. işte bu belirsizlikler akdin fasit olmasına sebep olmaktadır. Bilindiği gibi, fasit akitler imam Azam'a göre riba /faiz hükmündedir, imam Şafi'ye göre ise tamamen geçersizdir.
Sistem iç içe geçmiş kumar halkalarından oluşmaktadır
Network marketing sistemi, çoğunlukla sembolik ve mevhum bir satış akdi ile perdelenmiş olsa da, aslı itibariyle başkalarını kandırma mantığı üzerine kurulmuştur. Çünkü yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bu sisteme katılanların asıl gayesi hiçbir zaman ürün satın almak değil; kolay yoldan para kazanmaktır. Dolayısıyla akit konusu olan ürünün, payanda olmanın dışında hiçbir rolü kalmamaktadır. Zira bu sisteme katılan kişi, direk olmasa bile piyasa değeri 50 lira olan bir ürünü 500 liraya (güya) satın alarak, sisteme bir miktar para vermekte (misalimizde 450 lira vermiş oluyor) onun karşılığında ise kazanma ihtimalinin de, kaybetme ihtimalinin de var olduğunu bilmektedir. Diğer bir ifade ile belli sayıda kişiyi kandırabildiği takdirde ortaya koyduğu paradan daha fazlasını kazanacağını; kimseyi ikna edemediği takdirde ise yatırdığı parayı da kaybedeceğini bilerek katılmaktadır.
Özellikle şebekenin son düzeyinde bulunan (sisteme yukarıda tasvir edilen şekilde para ödeyerek katılıp ta, kimseyi ikna edemeyen) kişinin kaybetmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu durum ise söz konusu akdin, İslam'ın kesin olarak yasakladığı (Maide Sûresi, Ayet 90) kumar ile aynı mantığa sahip olduğunu göstermektedir. Hiçbir Müslüman, “Efendim! Buraya kaptırdığım para nihayetinde 500 tl'den ibarettir, onu kaybettiğimi farz ederim, geçer gider.” diyemez: Yatırılan paranın az veya çok olması, sistemin şer'i hükmünü değiştirmez.
Burada şu noktanın altını bir kere daha çizmekte fayda vardır: Katılımcının asıl gayesi ürün değil de kâr olduğu için, sadece kamuflaj fonksiyonlu bir ürün şer'i hükme medar olamaz. Çünkü “Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir ” mecellenin külli kaidesi bunu gerektirmektedir. Kaldı ki dört mezhep imamı, bedellerden biri nakit, diğeri ise ürün + nakit olan akitlerde ve yalnız paranın, ürünle beraber bulunan paradan daha az veya ona müsavi olması durumunda faizin olacağı hakkında icma' etmişlerdir. Network marketing sisteminde, kâr eden katılımcı açısından bu durum söz konusudur.
Sistemde aldatma şaibesi var
Bu sistemde şer'an haram olan aldatma / gaşş vardır. Çünkü sisteme katılanların tamamı, kendilerine verilen telkinin etkisi ve çalışmadan para kazanma ümidi ile rayiç bedeli mesela 50 lira olan bir ürünün 500 liraya satılmasını temine çalışmaktadır. Bu ise şeran haramdır. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) “Bizi aldatan bizden değildir” (Sahih-i Müslim) hadisi – her ne gerekçe ile olursa olsun – Müslümanları aldatmanın son derece tehlikeli olduğunu bildirmektedir.
Dört Maddede Kazanç Piramidi Sistemi
1. Network marketing sistemi çerçevesindeki pazarlama yöntemi, kaynağı itibariyle kapitalist bir zihniyetin ürünü ve her ne pahasına olursa olsun daha fazla para kazanma hırsının bir tezahürüdür ve meşru bir pazarlama yöntemi olarak görülmesi mümkün değildir.
2. Network marketing olarak bilinen sistem şekli itibariyle, ilk etapta ödüllü alış-veriş akdi intibaını vermektedir. Ancak gerek amacı gerekse icra biçimi itibariyle ne alışveriş akdi olarak ve ne de bir ödüllendirme sistemi olarak kabul edilemez. Çünkü mal üzerine yapılan alış-veriş akdinde, kişi ihtiyaç duyduğu bir malı belli bir bedelle satın alır ve satıcıyla olan münasebeti biter. Bu sistemde ise, ağa katılarak kazanç elde etmek isteyenler açısından ihtiyaç duyulan bir malı satın almak söz konusu değildir.
3. Network marketing sistemiyle çalışan şirketlerin tamamında, ağa katılmak isteyen kişi daha önceden sisteme katılan bir kişinin listesine girmeye mecbur edilmektedir. İslam fıkhında bunun bir benzeri yoktur.
4. Bu haliyle network marketing sistemi, şirket sahipleri açısından ince hesaplanmış ve son derece bilinçli bir para kazanma yöntemi iken, ağa katılan pazarlamacılar açısından o derece belirsizlik ve aldatma şaibelerine sahiptir. Bu sebeple fıkhen kesinlikle arızalıdır. (İnsan ve Hayat Dergisi)

gelin kaynana kavgası

piri fani
4 bin yıllık bir geçmişi olan olay.

Asur'da oturan genç bir gelin, Kayseri-Kültepe'de tüccarlık yapan kocasına gönderdiği çivi yazılı tablet mektubunda ''Annenden çok çekiyorum. Bana büyük kötülük yapıyor. Artık bunu taşıyacak halim kalmadı. Bir an önce dön ve beni bu kadından kurtar'' diyor. Tüccarın sitem dolu bu mektuba cevap verip vermediği bilinmiyor ama aynı gelinin gönderdiği ikinci mektupta ise ''Çocukların da büyüdü. Onlara da söz dinletemiyorum. Annen ve çocukların beni öldürmeden çabuk gel'' diye yazıyor.

geçti borun pazarı sür eşeği niğdeye

piri fani
Bor'un pazarı Salı günleridir. Bir gün önceki Pazartesi günü hazırlık günü olup,yöresel deyimle “Deripazarı” dir. Asıl Pazar gününe de ULUPAZAR denir. Deri pazarı günü, otuz kirk kilometre uzaktan gelecekler ve Salı günü pazara yetişeceklerin hazırlık günüdür.İlçeye, bu deri günü gelenler, ertesi günün yoğun işlerinden bir kısmını görürler.Bu hazırlık günü çalışmaları,yaz ve kış mevsimine göre değişiklik gösterirdi. Sonbaharin yazdan kalma bir günü, erken saatlerde, kırk kilometre uzaktaki köyünden çikan bir pazarcı, Bor'un bağlarına girdiğinde, geçmiş ikindi zamanıdır. Molayi, yıkılmış kerpiç duvarın içeri girdiği Pınarbaşi mevkiindeki, Tütüncü Hasan'in bağina verir. Eşeğini de dinlendirmek için indirdiği yüke sırtını dayayıp da pazardan alacaklarının hesabını yaparken, içi geçer ve derin bir uykuya dalar. Eşşeği önündeki yiyecekleri çoktan bitirmiş, bağli bulunduğu ağacın kabuklarini kemirmeye başlamıştır. Deri pazarı gününün ikindi zamani başlayan uyku gece de sürdügü gibi, Ulupazar gününün, yani Salı gününün ikindisine uzanır Yirmibes saatlik bir uykudan uyanan pazarcı, halinde bir değişiklik hissetmeden şehrin yolunu tutar. Tutar amma, yollarda bir başkalik var, pazara gidenlere rastlayacaği yerde, pazardan dönenleri görür. Dönen bir pazarcıya,merakla sorar;Neden Ulupazarını almadan dönüyorsunuz? Pazarcı ertesi günün Niğde pazarını işaretle;” Geçti Bor'un pazarı, sür eşşeğini Niğde 'ye babalık” der.

mısır

piri fani
cebinizde 300 dolar varsa seyahat edebileceğiniz en güzel ülkelerden biri. Çok uygun bir ülke. Darbe den sonra iyice güvenlik açığı fazlalaştı.

Dünya üzerinde ölmeden görülecek yerlerin başında gelen bir ülke.

osmanlı tokadı

piri fani
Osmanlı tokadı
Osmanlı tokadı, Osmanlı Ordusu askerlerinin silahsız savunma ya da saldırı durumunda kullandıkları, elin her iki yanıyla yapılabilen düşmanı sersemletmek amacıyla uygulanan bir vuruştur. Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız bir şekilde hedeflenen noktaya sert bir şekilde temas etmesiyle gerçekleşir. Yanaklara ve ense kısmına doğru yapılır. Vuruşun şiddetine ve yerine göre öldürücü olabilir.


Osmanlı Ordusu'nda genellikle savaşlarda birebir ve yüz yüze yapılan mücadeleler esnasında sık sık yaşanan silahın elden düşmesi ya da kırılması durumunda kullanılmıştır. Osmanlı kültüründe bir kavgada taraflar asla birbirlerine yumrukla müdahale etmezlerdi. Yüze kalıcı zararlar verme ihtimalinden dolayı birine yumrukla saldırmak son merhalede yer alır ve yumrukla ilk saldıran ayıplanırdı. Tıpkı yatağan kılıcı olanların dövüşlerde karşılarındakini aşağılamak için kılıcın kesmez yanı ile saldırmaları gibi, tokat ancak yeri zamanı, kavgadaki taraflarca bilinen kurallarla kullanılırdı. Kavgada büyük olan karşısındakini sesi etraflıca duyulan şiddetli bir tokatla uyarır ve bu durum genellikle yeterli olurdu.

Osmanlı Ordusunda meydan savaşlarında en ön safta yer alan, azab askerlerinin, esas amaçları olan karşıdaki düşmanın seçkin birliklerini yorma görevleri sırasında hafif silahların kısa zamanda kullanılmaz duruma gelmesi ve ağır silahların kuşanmalarının aldığı zaman çoğu kez bulunamadığında tokat atmaya başlamaları ile askerler arasında yiğitliğin eriştiği son nokta olarak görülmeye başlanmış ve bunun üzerinde popülarite kazanmıştır. Sesi ile düşmanın üzerinde yarattığı psikolojik etki sebebiyle zamanla geliştirilmiştir. Bu askerler daha eğitim safasında mermer döverek yetiştirildikleri için, çok kuvvetli ellere ve kol yapısına sahip olurlar.(Osmanlı ordusunun En büyük tokatçıları Başıbozuk (Delibaş) diye adlandırılan bir düzensiz ordudur)

gazi osman paşa

piri fani
Gazi Osman Paşa, 1832 yılında Tokatta Dünyaya geldi. Küçüklüğünden itibaren asker olmak istiyordu. Bu yüzden Kara Harp Okulunda okuluna giden Gâzi Osman Paşa 20 yaşında bu okuldan ikincilik ile mezun oldu.
Osmanlının yaşa değil başa bakan akıl anlayışından ötürü, Genç yaşına rağmen ilk defa Kırım Savaşı'nda görev aldı. 1862 yılında Cebel-i Lübnan'da meydana gelen Yusuf Karam isyanını bastırmakla görevlendirilen askeri kuvvette yer aldı. Ardından, Girit adasında meydana gelen Yunan isyanını denetim altına almak üzere Girit'e gönderildi. Adı geniş ölçüde ilk defa bu hareket sırasında gösterdiği gayret ve fedakarlık sayesinde duyuldu. Bilhassa Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa'nın takdirini kazandı, rütbesi miralaylığa yükseltildi ve kendisine üçüncü dereceden Mecidiye nişanı verildi.
Yemen'de Gazi Ahmet Muhtar Paşa komutası altında da görev yaptı. Bosna ayaklanması ve Osmanlı topraklarına yönelik Sırp ve Karadağ saldırıları sırasında, Rus subayların komutasındaki Sırpları yendi. Askeri başarısı olarak bugün üzerinde en çok durulan Plevne savunmasını 93 harbi denilen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda sergiledi. Sayıca üstün Rus ve Rumen kuvvetlerinin saldırılarına karşı maiyetindeki küçük bir kuvvetle kaleyi 5 ay savunması ona bu başarısından dolayı ona gazi unvanı verilmesini sağladı. Savaştan sonra saray kuvvetlerinin komutanı ve mabeyn müşiri oldu. Ölümüne kadar Sultan II. Abdülhamt'in en yakınlarından biri olarak onun maiyetinde kaldı.

PLEVNE MUHAREBESİ VE OSMAN PAŞA
24 Nisan 1877'de Ruslar Osmanlı Devleti'ne harp ilan ettikleri sırada Osman Paşa Vidin'deki Garp Ordusu kuwetleri kumandanlığında bulunuyordu. Kendisine verilen emir üzerine Vidin'den 25.000 kişilik kolordusu ile 7 Temmuz 1877 tarihinde Plevne'ye ulaştı. Ruslar'ın buraya yönelik olarak 8 Temmuz 1877'de Alman asıllı General Schilder kumandasında başlattıkları saldırılara karşı koydu. I. Plevne Muharebesi olarak tarihe geçen bu kanlı çatışma. 1877-1878 Osmanlı- Rus savaşlarında Ruslar'ın Rumeli cephesinde yedikleri ilk darbe oldu. Takviye alan Rus kuvvetleri Plevne üzerine 18 Temmuz'da ikinci defa taarruzda bulundular. Fakat yirmi altı saat süren bu savaşta gösterilen direniş ve karşı saldırı sonucu Ruslar bir defa daha hezimete uğradı. Rumenler'in de savaşa katılmasını sağlayan Ruslar. 7-11 Eylül tarihleri arasında gerçekleşen lll. Plevne Muharebesi'nde de başarı kazanamadı. Bu muzafferiyet üzerine Osman Paşa'ya gazilik unvanı verildi. Birbiri ardınca başarısızlığa uğrayan Ruslar ise Plevne'yi 13 Eylül'de kuşatma altına aldılar. Uzun süren bu kuşatma sırasında mühimmat ve yiyecek sıkıntısı çekmeye başlayan kale müdafileri huruç hareketinde bulunmaya karar verdi.
10 Aralık sabahı 40.000 neferden oluşan ordusunu iki kısıma ayıran Osman Paşa, Vid suyunu geçmeye çalıştığı sırada Rus- Rumen topçularının ateşi sonucu bir şarapnel parçasıyla yaralandı. Erkan-ı Harp zabitlerinin yapılabilecek daha fazla bir şeyin olmadığını belirtmeleri üzerine de teslim olmak zorunda kaldı. Bir süre Bugot, Bükreş, Harkof ve Rusya'da esaret hayatı yaşadı. Rus çarı tarafından kendisine kahramanlığını takdir amacıyla çifte kartal nişanı verildi. İstanbul'a dönüşü için ll. Abdülhamid, Serasker Müşir Rauf Paşa'yı yaver-i ekremilik ve fevkalade büyük elçilik payeleriyle Petersburg'a gönderdi. İçinde Osman Paşa'nın da bulunduğu heyetin istanbul'a gelişi ( 12- 13 Mart 1878) muhteşem bir törenle kutlandı.

YILDIZ SARAYINDAKİ ÇALIŞMALARI
Askeri şahsiyeti yanında Gazi Osman Paşa saraydaki görevleri sırasında siyasi faaliyetlerde de bulundu. İngilizler'in Osmanlı Devleti üzerinde uyguladıkları baskı politikasına karşı İstanbul'da bulunan Müslüman unsurlar arasında sağlam bir yer edinerek dini grupların birleşmesini sağladı.
Hindistan, Mısır ve Arabistan'daki İngiliz karşıtı gruplarla da münasebette bulundu. Yıldız Sarayı'nda ordunun ıslahını ele alan komisyon çalışmalarına katıldı. Yapılacak ıslahat hareketinin Avrupa tesirinden uzak ve öz değerlere bağlı olması gerektiğini savunarak aksi fikirdeki ıslahat komisyonu kararlarına muhalefet etti. Bu meseleden dolayı kendisiyle Sadrazam Hayreddin Paşa arasındaki siyasi mücadele Hayreddin Paşa'nın 16 Temmuz 1879'da görevinden istifa etmesiyle sonuçlandı. Muhaliflerinin fikir ve eğilimlerine şiddetle karşı çıkması, aleyhinde birtakım ithamlara yol açtı.
Bu ithamları incelemek üzere padişahın emriyle kurulan komisyon, iddiaların asılsız olduğunu ortaya koydu. Sarayda bulunduğu süre içinde dış politika konularında Abdülhamid'i etkilerneye çalıştı. 4-5 Nisan 1900 Cuma gecesi vefat etti ve Fatih Sultan Mehmed Türbesi yanına gömüldü.

güzel hikayeler

piri fani
Vaktiyle bir derviş berbere gidip:
- Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar ve diğer tarafa usturayı vuracakken, mahallenin kabadayısı içeri girer.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış tarafına sert bir tokat atarak:
- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye bağırır.
'Dövene elsiz, sövene dilsiz' olan, halktan gelen her şeyin Hak'tan geldiğine inanan derviş, sabreder. Fakat kabadayının tıraş esnasında da dili durmaz, sürekli alay eder derviş ile: 'Kabak aşağı, kabak yukarı.'
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, kontrolden çıkan bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelerek kabadayıyı altına alıp sürükler. Kabadayı oracıkta feci şekilde can verir. Berber dervişe bakar, sorar:
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş düşünceli bir şekilde cevap verir:
- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki, kabağın da bir sahibi var. O gücenmiş olmalı.

nasıl bakarsan öyle görürsün

piri fani
Bi peygamber efendimiz sav ebu cehil ile karşılaşmış
Ebu cehil: beni Haşim soyundan sizden daha çirkin birini görmedim demiş.
Doğrudur demiş.

Sonra Ebubekir sıddık gelmiş. Yüzünüz güneş gibi parlıyor. Yeryüzünde sizin yüzğmüzden güzel bir yüz görmedim demiş.
Peygamberimiz ona da doğrudur demiş.

Oradakiler meselenin sırrını sorduklarında,
Ben Allah'ın cilaladığı bir aynayım, bana bakan kendini görür buyurmuş.

ferhan

piri fani
Abdülhamid Han'ın beyaz küheylanı. Adı Ferhan. Önceden Arap bir aşiret reisinin atı olan Ferhan, yaralı sahibini dişleriyle savaş alanından çekecek kadar iyi bir dosttu. Daha sonra Abdülhamid Han'a hediye edilen Ferhan, Sultan Abdülhamid, üstüne binecekken hafifçe eğilmesiyle bilinir.

tarihi fotoğraflar

piri fani
İstanbul Boğazı'nı Yürüyerek Geçen, Atilla Hülagü 1963.

Leonardo Da Vinci'nin su üzerinde yürümemizi sağlayacak bir ayakkabı tasarımından etkilenerek, ayakkabılarını yapar. Beylerbeyi Astsubay Okulu'nun önünde deniz ayakkabılarını deneyen Atilla Hülagü iki yıl sonunda bu ayakkabıyla su üzerinde yürüyebileceğine emin olur. 1963 yılı yazında İstanbullu insanlar su üstünde yürüyerek karşı kıyıya doğru ilerleyen birini görürler. Balta Limanı'ndan başlayan bu yürüyüş Anadolu Hisarı'na doğru ilerler.

Tam 56 dakika yürüdükten sonra karşı kıyıya varan Atilla Hülagü, İstanbul Boğazı'nı yürüyerek geçen ilk ve son kişi olur.

En büyük hayali ise Süveyş Kanalı'nı yürüyerek geçmek olan Atilla Hülagü'nün ömrü maalesef bu hayalini gerçekleştirmeye yetmemiştir.

inat evi

piri fani
İnat Evi (Inat Kuca).. Bu evin şöyle bir hikayesi vardır: 20. yüzyılda Avustralyalılar nehir kenarındaki evleri yıkmak istemiştir. Bu evin sahibi ise evin diğer kıyıya taşınması şartını koşmuştur. Avusturyalıların güç gösterisi için şehirdeki görkemli ve önemli binaları yok etme planı ne mutlu ki bu evde işe yaramamıştır. Evin sahibi Benderija isimli Saraybosnalı kişinin inadı nedeniyle sonrasında bu eve “İnat Evi” ismi verilmiştir. Araya giren hatırlı kişilere rağmen ev sahibi evini yıktırmamış ve ev bugünkü yerine taşınmıştır. İnat Evi, 1997 yılından beri restoran olarak kullanılmaktadır. Lezzetli Boşnak yemekleri burada tadılabilir..