confessions

gruda

Yazar  · 16 Ocak 2016 Cumartesi

  1. toplam giri 832
  2. takipçi 18
  3. puan 5698
  4. toplam gelir 4,22 ₺

istanbul'dan sonra ankara'da yaşamak

cayisallama
hemen hemen iki yıl olacak. Kendime yine yine yeniden sordum soruyorum ama gel gör ki alışamadım hala.
Alışamamak için bir sürü nedenim var kendimce. Önemli olan şehir değil çevre, insanlar falan diye hep geçirdim içimden ama kendimi bi türlü tatmin edemedim, edemiyorum. Kaçmak için fırsat kollayan mahkum gibiyim.

Özel sektörün vicdansızlığı ile askerden sonra baya bi savaşmışlığım var. Öğrencilik hayatımda da sürekli çalıştım ama askerden sonrası için işler değişiyor ister istemez. İnsanlar beklentilere giriyor, kendin kendinden beklentilerin oluşuyor, ihtiyaçlar çoğalıyor, aldığın eğitimin hakkını almak istiyorsun, öğrencidir parası olmazdan (gbkz:işsiz) moduna düşüyorsun, bir boşluk oluşuyor...

Özel sektörde güzel bir işim vardı. Belki de hayatımda girdiğim,yaptığım en güzel işlerden biriydi diye kalacak. (daha önce recep ivedik tarzı bir sürü işe girmişliğim var) Kalmasının nedeni ise çalıştığım insanın kıymetli oluşuydu, sirkeci esnafı ile kurulan güzel bir bağdı, istanbulun en güzel yerinde çalışmanın vermiş olduğu huzurdu. Kimin dediğini hatırlamıyorum ama güzel bir söz vardı insanın işinde huzurlu olması gelecek kaygısını da aldığı maaşı da önemsiz kılar. Bunlar kısmi etken olsa bile kısmi etken olarak bakmak lazım.

O zamanın durumuna göre asgari ücretin iki katı maaş alıyordum. Akşam eve gidişim 8 i buluyordu ve yoruluyordum doğrusu. İki yıla kadar çalıştım sonra bir şekilde sınavdı,kpssydi,puandı,mülakattı derken kendimi ankara da buldum. Gelme nedenim tamamen duygusal nedenlerleydi, yani para. Daha iyi bir maaş alacaktım, daha düzgün bir iş yapacaktım, aileden fiziken uzak gönülen yakin olacaktım, yeni bir hayat kuracaktım, hayallerim için kendime zaman ayıracaktım (beşten sonra müsaitiz ya hani), doyumsuz olan nefsimin (egomun) bir nebze daha doymasını sağlayacaktım, ailede olan okumuş adam devlette çalışan adamıdır mantığını, beklentisini karşılayacaktım, eğitim seviyesi yüksek, aynı minvalde eğitim aldığım insanlarla iletişim kuracaktım, daha mutlu olacaktım...

İstanbuldan sonra (bunu istanbula bağlamamda ki sebep) işler çok değişti. DAha önce kamunun işleyişini bildiğini sanan eğitim öğretimde okul ve üniversiteleri, adliyeleri, icra dairelerini, denetim firmasındayken vergi dairelerini, kgk'nu bilen biri olarak içinde çalışında işler pek o şekilde olmuyormuş.

Aynı eğitim seviyesine ki insanlar ile çalışacağım diye beklerken aynı öğretim seviyesindeki insanlar ile çalışmak zorunda olduğumu hissettim, Yeni bir hayat derken (yanlızlığı seven biri olarak), yeni bir yanlız hayat, güzel bir yerde çalışacağım derken, cinselliğini eğlenceye dökmüş pavyoncunun,pavyonun gırla gezdiği bir yerde çalıştığımı hissettim, yeni arkadaşlarım olacaktı ama yeni hiç arkadaş edinemedim ya da yavan muhabbetlere hep tepki verdim, iyi niyetin bu kadar suizanına şahit olacağımı da hiç kestirememiştim, hırsların bu kadar marjinal seviyede olacağına hiç hayal bile etmemiştim, usul ve teorinin pratiği boğduğu bir çalışma hayatı da değildi düşüncem, pratiğin usulün yanında hiç kıymetinin olmayışını da kestirememiştim.

İnsanların gelecek kaygısıyla bu denli yaşayabileceği ihtimalini de göz önünde bulunduramamıştım. Rızkın Allah tarafından verildiği ve varsa nasip bir şekilde bir yerden kesin gelir inancını taşımayan insanların bu kadar çok olduğunu da düşünememiştim. Hiyerarşik düzen içerisinde yetki elde edildiğinde merhametin sıfıra indiğini de hesaplayamamıştım. HElal lokma algısının vicdanlı insanlar tarafından, aslolan katma değer üretmenin dışında vaktin tamamında oyalanmak verimli yahut verimsiz farketmeksizin olduğunu sanmalarını da hesaba katmamıştım...

İstanbulda bu iş hayatı şekli güllük gülistanlık mı peki? Değildir belki de ama benim çoğunlukla öyle olmuştu.

Geldiğimde ilk olarak karşılaştığım soma maden ocağı patlaması ya da soma faciasına denk geldim hayatımda insanlık adına bu kadar hiç etkilenmemiştim. BEnim için çok büyük bir sızıydı. Bu kadar vicdanlı insan mıyım? bilemem ama çok etkilenmiştim.

Bu olayın sonunda bir kaç ay sonra bir patlama daha oldu ve ben yine ankarada yaşadım bu olayı. ERmenekte bir sürü canımız toprak oldu. aileler yetim kaldı. Üzerinde bir defa daha etkilendim.

Bunlar yetmedi dünyada en yakın hissettiğim insan feci bir kaza geçirdi ve yanında değildim ve yine ankaradayıdm.

Çözüm süreci bitti!

Hdp lilerin mitinginde bir sürü insan öldü.

Askeriyenin önünde merasim sokakta patlama oldu bir sürü insan öldü. TAk üstlendi hdp taziyeye gitti.

Sivil günahsız bir sürü insanı hedef alan bir patlama oldu geçen pazar günü. Sivil insan diyorum tek derdi para kazanmak, ailesine bakmak ve verilen kuş yemi ücretlerle geçinmek olan insanları hedef alan saldırı oldu. pkk üstlenecek muhtemelen.

Nasıl yaşayacağım diye düşünürken bu şehirde her gün binlerce insan ölüyor. Bu insanlardan biri olmak içten bile değil. Alışmaya çalışıyordum ben oysa ki!

barış manço

cayisallama
Özlemle anıyorum kendisini, hasretle...

Anadolu Rock müziğinin efsane ismi şarkıcı,besteci ve söz yazarı Barış MANÇO, vefatının 18. yılında anılıyor.
Sanat yaşamı boyunca 200 den fazla besteyle 12 altın ve bir platin albüme imza attı.

Bazı ödülleri;



Devlet Sanatçısı Ünvanı
Hacettepe Üniversitesi Onursal Doktora Ünvanı
Japonya Uluslararası Kültür ve Barış Ödülü
Belçika krallığı Leopold ll. Şovelyesi Nişanı
Fransız Kültür Bakanlığı Edebiyat ve Sanat Şovelyesi Nişanı
Hayatı;


2 Ocak 1943–> Üsküdar’da dünyaya geldi.
1957–> Amatör olarak müzikle ilgilenmeye başladı.
1958–> Kafadarlar adlı müzik grubunu kurdu.
1959–> Babasının vefatının ardından Galatasaray Lisesinden ayrılarak, eğitimini Şişli Terakki Lisesinde tamamladı. İkinci grubu Haromoniler ile Galatasaray Lisesi konferans salonunda ilk konserini verdi.
1962–> Harmoniler’in ilk 45’likleri yayımlandı.
1963–> Belçika da kraliyet akademisinde resim,grafik ve iç mimari eğitimi almaya başladı.
1964–> Fransızca dört parçadan oluşan mini albüm (EP) çıkardı.
1966–> ”Les Mistigris” adlı müzik grubuna katıldı ve grupla Fransa, Belçika, Almanya, İsveç ve Çekoslavakyada konser verdi.
1968–> Kaygısızlar gurubu ile çalışmaya başladı.
1969–> ”Ağlama Değmez Hayat” isimli 45’liği 50 bin üzerinde satışla ilk altın plağını kazandı. Belçika Kraliyet Akademisini birincilikle bitirdi ve Türkiye’ye döndü.
1970–> ”Dağlar Dağlar” yayımlandı. Plak 700 binden fazla satarak Manço’ya Platin Plak Ödülü getirdi. Moğollar grubu ile birleşti ve grup Manchomongol adıyla yola devam etti.
1971–> Grup anlaşmazlıklar ve Manço’nun sağlık sorunları nedeniyle dağıldı.
1972–> Kurtalan Ekspresini kurarak ”Ölüm Allah’ın Emri” ve ”Gamzedeyim Deva Bulmam” şarkılarının da yer aldığı ilk plağı kaydetti.
1973–> ”Hey Koca Topçu” şarkısına ilk video klibini çekti.
1975–> ”Baba Bizi Eversene” adlı filmde oynadı.
1978–> Lale Çağlar ile evlendi. Doğukan ve Batıkan adında iki erkrek evladı oldu.
1988–> TRT 1 de 7’den 77’ye programını hazırlayıp sunmaya başladı.
1996–> ”Live in Japan” adlı son albümünü çıkarttı.
1 Şubat 1999–> Kalp krizi nedeniyle vefat etti.

[http://www.malayani.com/kultur/baris-mancoyu-kaybedeli-18-yil-olmus-hayatina-birde-burdan-bakin/.html tık tık]

instagram

elfirâşetüzzerka
Milletin profili mezar taşı gibi. Her şeyin tarihini yazıyorlar profillerine. Yazdıkları şehirler ise Türkiye siyasi coğrafyasını aratmayacak nitelikte. Emolojilere diyecek bir şey bulamıyorum zaten. Böyle bir uygulama işte.

momo

melankomik
an itibariyle bitirdiğim kitap. ilk başlarında sıradan bir kitap okurken ilerleyen sayfalarda gerçek suratıma çarptı. tam olarak hissettirdiği bu. neden mutsuz olduğumuzu, teknolojinin esiri olduğumuzu, suratsız suratsız ortalarda dolaştığımızı, insanların birbirlerini dinlemediğini, anlayış göstermediğini, neden bu kadar çok psikiyatra gittiğimizi haplara sardığımızı yalnızlaştığımızı tam anlamıyla anlatıyor.
küçük prens havasında diye düşünerek başladığım bir kitapken çok daha olağanüstü güzel olduğunu farkettim.
gerçekten ama gerçekten okuyun.

üniversiteye gideceklere tavsiyeler

axit
Bir Üniversite Talebesine Nasihatler

1. Allah yolunda ol, dosdoğru ol, verdiğin sözün eri ol.
Evladım, ağzın laf ediyorsa dilinle doğru ol, sözünle doğru ol. Sana inanan kişilere karşı sözünden cayma. Eğer sözünü tutarsan “söz” olur ve seni cennete götürür, tutmazsan “köz” olur.
Elinle doğru ol. Kolunu, muzırda değil yardım işinde kullan. Tartıyla iş yapıyorsan terazinde, ölçüyle iş yapıyorsan metrende ve litrende doğru ol. Doğrunun doğruluğu bütün sülalesine akseder, hepsini hayra götürür.

2. İnsanları sev ve kimseyi kendinden alçak görme. Tevazu sahibi ol, zira en halis ziynet alçakgönüllülüktür. Mütevazi olan kimse, en güzel ziyneti takınmıştır.
Kimseyi kendinden aşağı görme. Hayatta haset etmeden say, kıskanmadan sev. Bazı insanlar, başkasındakini istemez. Öyle olma. Gıpta et, fakat haset etme. Zira Allah'ın huzuruna fesatla çıkılmaz.
Memur olduğun zaman, sana gelen vatandaşlara sakın yüksekten bakma, yanına geleni ayakta bekletme. Yanında, daima bir sandalye bulundur ve oturtuver. Biraz dinlendirdikten sonra halini sor, işini hallet. Sakın ha “bugün git yarın gel” deme! İşini, o gün bitir. Eğer öyle yapmazsan on parmağım yakanda olacaktır.
Eğer memursan ve başında müdürün varsa, haset etmeden say, kıskanmadan sev.
İnsanlar muhteliftir. Bazısı daha kabiliyetli, bazısı daha yakışıklıdır. “Ben niye onun yerinde olmayayım” deme, elindekinden de olursun. “Allah bana bir verirse, arkadaşıma, komşuma iki versin” diye düşünürsen, seninki üç olur. Eğer arkadaşın veya komşun böyle düşünmüyorsa, onunki ikide kalır.
Senden daha iyi hizmet edecek olan varsa, makamını ona ver. İşte vatanperverlik budur.

3. Çalışkan ol, üretici ol. Zira Peygamber Efendimiz “Çalışmak ibadettir” buyuruyor. Evladım, alınteri olmadan hiçbirşeyin kıymeti bilinmez. Tarlanı ek, mahsülünü al, komşuna ver, ağaç dik… Sadaka-i cariye, iyi evlat yetiştirmek, ilmi eser bırakmak ve ağaç dikmektir ki, ağaç dikmek en efdalidir. Bunun için biz, heykel dikmeyeceğiz, yeşil ağaç, yeşil âbide dikeceğiz.
Bir dut ağacı 400 sene, ceviz ağacı 700 sene, kestane ağacı 900 sene, çınar ağacı 1500 sene yaşar. Ihlamur ağacı dik, çiçeği şifalıdır.
Bursa'da Osman Gazi'nin ve Orhan Gazi'nin diktiği bin senelik çınarlar var. Ben bekarken, her sene bir ağaç dikerdim. Şimdi evliyim ve yengen için de her sene bir ağaç dikiyorum.
Ben reklam sevmiyorum, kendini methetmek gibi oluyor. Bu yüzden herkese söylemedim, fakat sen bil. Benim Fatih ve Bazayıt Camii yanında birer tane çınar ağacım var.

4. Bildiğini öğret, temiz ol ve temizliğinle örnek ol. Münevver kişi, münevvir kişi demektir. Öyleleri var ki, üç fakülte bitirir de, hasedinden, kıskançlığından (dolayı) hiçbirşey öğretmez. Gerçek münevver, bildiğini yapan ve öğreten kişidir.
Temizlik, ibadettir ve imanın yarısıdır. Eğer sokakta birisi hata yapmışsa (yola pislik yapmışsa) sen, onu ayağının ucu ile örtüver…

5. Günde en az iki kişiye iyilik et, gönlünü al. Çünkü cennetin yolu, gönül almaktan geçer. Gönül almak, Cennetin Firdevs kapısını açmaktır. Bu beş maddenin en kolayı, fakat en “içten geleni” de budur. Bir gönül kazanmak, 40 vakit namaza bedeldir. Bir gönül kırmak ise, 40 vakit namazın sevabını kaybettirir. Ben sabahları kalkarken, “Ey Allah'ım, bana, bugün bir kişiye iyilik yapmak nasip eyle” diye dua ederim. Evden çıktığında veya eve dönerken karşından gelen ilk kişiye selam ver. Onun vermesini beklersen olmaz, evvela sen ver. İşte o zaman, o da sana karşılığını verecektir. Veren el, alan elden, sunan gönül, alan gönülden azizdir....

bebek arabası

Rıhtım
Kullanması normal arabadan zordur.
-Sabit kaldığında durması için freni vardır.
-çocuğa güneş gelmemesi için direksiyon iki yonludur.
- kaldırımlar küçük ve delik deşik olduğu için yolda kullanmanız gerekir ki araba yolu olduğu için dikkat ister.
- yağmurlu havalarda yağmurlkla kullanmak gerekir

belediyelerin tarihi mekan saygısızlığı

imschrolled
bilinç eksikliği temelindeki problemdir. maalesef sadece "para" merkezindeki zihniyetin yetersizliğidir.

çevre çalışmaları, şehircilik, şehrin tarihi dokusunun korunması gibi hassasiyetler çok sınırlı düzeyde. ne tarihi yapılar ne de yeşil alanlar korunuyor.

belediye kadrolarının yerel güce göre değil de şehre katkı sağlayabilecek sosyologlardan, tarihçilerden, çevre mühendislerinden ve hatta daha kapsamlı bilim&sanat insanlarından oluşturulması gerek. yoksa sadece müteahhitlerin kuyruğunda kentsel dönüşüm yapar dururuz...

sosyalben projesi

imschrolled
daha 23 yaşındaki ece çiftçi'nin ilham verici projesi ve başarısı. dünyada olan biten bir yana, güzel işler yapan insanlar da çıkıyor. alıntıdır, şöyle buyrun:

Yaşıtlarının bir çoğu kafasını elindeki telefondan kaldırmadığı bir zamanda bir projeyi hayata geçirmiş ki, haberiniz yoksa bu projeden - benim gibi - şaşırıp kalırsınız.

Ben de bugün gazetede okudum, Bu kız, 23 yaşındaki bu gencecik kızımız, Türkiye'yi G-20 (Yani Gelişmiş 20 Ülke) toplantılarının Girls20 bölümünde temsil edecek.


Ne yapmış peki bu kız?
SOSYALBEN diye bir platform kurmuş.

Annesi Öğretmen, babası Avukat, varlıklı bir aile değil. ENKA'da okumuş, hayalleri müthişmiş.

Okullarına bir gün Amerika'dan bir profesör gelmiş, Nepal'de ki Sivil Toplum olaylarını anlatmış, o gün karar vermiş, daha lisede " Ben de birilerinin hayatına dokunmalıyım " demiş.

Ve o hayallerine ulaşmak için çalışmaya başlamış, daha 14 yaşındayken, yaşıtları denize, havuza, tatile giderken o kalkmış Şanlıurfa'nın Suriye sınırına yakın bir gençlik merkezinde 250 öğrenciyle çalışmaya gitmiş.

Resim, müzik, dans, fotoğrafçılık gibi atölyelerde aktiviteler düzenlemişler.

Sonra, vazgeçmemiş, tam 3 sene her yaz tatilinde kalkmış aynı yere gitmiş ve bu arada LİSEYİ bitirmiş, dikkatinizi çekerim, şimdiye kadar yaptığı her şeyi Lisedeyken yapmış ve sonunda ne okuyacağına karar vermiş...

SOSYOLOJİ ...

Sonra Bahçeşehir Üniversitesi ve Sosyalben projesini hayata geçirmeye başlamış.

Tabi en önemli sorun MADDİ, bunun içinde çalışmalara başlamış. TV8 de ki " Bir Fikrin mi var " yarışmasında birinci olunca adı duyulmaya başlamış, yardımlar artmaya başlamış.

Sürekli neler yapabilirimi düşünmeye başlamış, çok yağmur yağan bir kış ŞEMSİYE üretmişler. Ve demişler ki ..

“Bu şemsiyeler farklı! Bunlar hem sizin ıslanmanızı engelliyor hem de çoook uzaklardaki çocukların ıslanmasını engelliyor!”

Müthiş bir sosyal medya çalışması, şemsiyeyi alan herkesin altında fotoğrafını çekerek, “O da SosyalBen'im!” diye bir slogan üretmişler.

O kadar çok şemsiye satmışlar ki, Afrika'ya Zambiya'ya gidip bu paralar ile oradaki çocuklara destek olmuşlar.

Şimdi, BAKIN burası gerçekten çok önemli...

Yaptıkları duyuldukça bir çok üniversiteden, kurumlardan ödüller almaya başlamış. Harvard ve Oxford Üniversitelerine başvurmuş önce, kabul de edilmiş ...

AMA sonra bakmış ki, onu mutlu eden şey SAHA, Üniversite değil, gitmemiş, Sosyalben'e ağılrık vermiş.

Tibet, Kamboçya, Moğolistan, Karadağ falan derken ...



Bakın bugün Sosyalben 7-13 yaş aralığında, dezavantajlı bölgelerde yaşayan çocuklara Dans, Spor, Drama, Müzik ve benzeri eğitimler götüren Türkiye'de 350 Gönüllü ile, 54 ilde faaliyet gösteren bir çok ülkede çocuklara etkinlikler düzenleyen bir platform haline gelmiş.

23 yaşında bir kız ve 14 yaşındayken kurduğu hayalin geldiği nokta.

Eminim bu kadar güzel ve başarılı bir gencin hayat hikayesini sizler de arkadaşlarınıza duyuracaksınız.

Okuyan BİR TANECİK genç çocuğumuz bile bunun üstüne bugün bir HAYAL kursa fena mı olur....

sosyalben vakfı

7 numara

axit
Haydar: Üzerinde çalıştığım proje bitmek üzere biliyon mu?

Armağan: Ne güzel. Bazen senin yanında kendimi işe yaramaz hissediyorum. Biz dersleri zar zor yetiştiriyoruz bir de sana bak.

Haydar: Sana bir hikaye anlatayım mı?

Armağan: Hıhı.

Haydar: Bir sucu boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronunun evine giden uzun yolu dolu olarak tamamlerken çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş.

Armağan: Ben çatlak bir kovayım. Sevdim. Devam et…

Haydar: Bu durum iki yıl boyunca böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece bir buçuk kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken zavallı çatlak kova, görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan utanç duyuyormuş. Bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş. “Kendimden utanıyom ve senden özür dilemek istiyom.” “Neden?” diye sormuş sucu. Kova cevap vermiş…

Armağan: Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum ve benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun… Ben çatlak bir kovayım! Ben çatlak bir kovayıııııım!

Haydar: Devamını dinleyecek misin? Sucu demiş ki. Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyom. Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu, diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi? Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün ırmaktan dönerken sen onları suladın. Ben de bu güzel çiçekleri toplayıp patronumun evini süsleyebildim. Geçtiğin her yerde çiçek açtırıyon Hiçbir şey yapmasan da olur.


yurdum insanı

aberi
1

-------------------------------------------
2

-------------------------------------------
3

-------------------------------------------
4

-------------------------------------------
5

-------------------------------------------
6

-------------------------------------------
7

-------------------------------------------
8

-------------------------------------------
9

-------------------------------------------
10

-------------------------------------------
11

-------------------------------------------
12

-------------------------------------------
13

-------------------------------------------
14

-------------------------------------------
15

4

15 haziran 2017 chp güvenpark yürüyüşü

dulcinea
Kemal kılıçdaroğlu'nun 16 nisan referandumundaki "hayır" seçmenini yeniden bir araya toplamayı başardığı, vasıtasıyla ülkenin gündemini 23 gündür ele geçirdiği yürüyüş.

Gelen eleştiriler ve eleştiren kitlenin özellikleri incelendiğinde yürüyüşün başarılı olduğu anlaşılıyor zaten.

küçük bir duyuru

imschrolled
merhaba güzel arkadaşlarım.

dünkü olayı biliyorsunuz. verdiğim rahatsızlıktan ve konunun istemediğim bir boyuta gitmesinden dolayı özür dilerim. konunun kapanması ve uzamaması için bir şey söylemek istemiyorum.

ilgili yazarla da en ufak bir problemim yok, herhangi bir olayda taraf da değildim. sataşma durumlarına tanık olduğum için rahatsız oldum ve bir yorumda bulundum. sonrası kontrol edemedik. sevdiğim ve yıllardır tanıdığım insanları korumak adına bu çabada bulundum başka bir gerekçesi yok.

askerlik nedeniyle sözlükte az bir zamanım kaldı ve dostlarım ile bu zamanın tadını çıkarmak istiyorum. Allah herkesin kalbine göre versin. Zaman her şeyin ilacıdır...
7

üsküdar'da seyyar satıcı kadın ile zabıta arasındaki arbede

bobiler
Siz belediyeciliği en iyi bilenlerdensiniz. İcraatleriniz belli.

İstanbul Üsküdar'da izinsiz satış yaptığı iddiasıyla zabıtanın müdahale ettiği seyyar satıcı kadın ile Üsküdar Zabıtası arasında yaşanan arbede çevreden geçen bir kişi tarafından kaydedilen cep telefonu kamerasına yansıdı. Satıcı kadının bayılmasıyla sona eren görüntülerin sosyal medyada paylaşılmasının ardından Üsküdar Belediyesi, 2 zabıta memurunun açığa alındığını açıkladı.

çocuğu olmayan akrabaya evlatlık verilmek

bobiler
Ülkece Sahip Olduğumuz Büyük Bir Travma.

Evlatlık edinmenin yasal zorlukları, çocuk sahibi olamayan ailenin kendi genlerine sahip bir bebek istemesi ve inançsal sebepler insanları bu yola itiyor. Çocuk veren taraf ise çocuğu olmadığı için üzülen akrabaya acıyor, üzülüyor ve dışlanmış hissetmesini istemiyorlar. Ayrıca çocuklarını veren veya vermek zorunda kalan aileler çocuklarının bir yakınlarının yanında güvenli ve iyi olacaklarını düşünüyor.

yılmaz vural

kuntakinte
düzenlediği basın toplantısında anlattıkları anadolu kulüplerinin ne halde olduğunu gösteriyor.

futbolcular taktik antrenmanda sıkılıyorlarmış, toplantıda sıkılıyormuş vs. 21 yaşındaki yeni yetme beyinsiz futbolcu arkadaşlarını toplayıp istemiyoruz demiş. zaten yöneticilerin hali malum.

teknik direktörlük yapanların durumu falan. iyice batın ya yemin ederim türk futbolu.

bravo hocaya. bu basın toplantısını baştan sona izleyen herkes hocaya sınuna kadar hak verir.

çağrışım oyunu

melankomik
şu sıralar kinyas ve kayra 'yı okuyorum.kitabın bir bölümünde ikilimiz bir oyun oynuyor. buraya aktarmak istedim.
oyunumuz şu şekilde : bir kişi bir kelimeyle oyunu başlatır. daha sonra başkası o kelime aklına ne getiriyorsa onu söyler. sonra diğeri o kelimeyle aklına ne geliyorsa onu söyler. bu şekilde devam eder. onlar birbirlerinin zihin haritalarını çok iyi bildikleri için alakasız gibi görünse de çok güzel çağrışımlar çıkarmışlardı. sınıfta öğrencilere oynatıyorum bazen.
o zaman ilk kelimemiz:
-terlik
2

öğretmen

issiz adam
Diyarbakır'ın bir dağ köyünde ilköğretimde görev yapan öğretmen" Matematik dersinde;
– Bir kasada şu kadar çilek varsa, 10 kasada kaç çilek vardır? Diye öğrencilerine bir soru soruyor.
Öğrenciler:
– Öğretmenim çilek ne? Diyorlar.
Öğretmen:
– İşte çocuklar çilek.
– Biz hiç çilek yemedik. diyorlar.
Bunun üzerine öğretmen pes etmiyor, oturup Bursa'daki tarım firmalarına toprak numunesi yolluyor ve diyor ki;
– Bu toprakta çilek yetişir mi ? diyor.
Bursa'daki firmalardan cevap geliyor.
– Evet Diyarbakır şartlarında çilek yetişir.
Hatta mektubun yanında çilek fideleri ve yetiştirme şeklini anlatan bir tarif yolluyorlar. Öğretmen öğrencilere okuyor nasıl yetiştirileceğini, çıkarıyor bahçeye ve diyor ki:
– Bu sene size matematikten sınav yok.
Öğrenciler:
– E nasıl not alacağız öğretmenim?
Hepsine bahçeyi kazdırıp, çilekleri diktirip, can sularını verdikten sonra her birine dörder çilek fidesi verip:
– Şimdi gideceksiniz evinize anne babanıza ben size nasıl öğrettiysem sizde onlara öyle öğreteceksiniz.
Çocuklar gidiyorlar evlerine hepsi anlatıyorlar ve çilekleri dikiyorlar ve öğretmen diyor ki:
-Çilek mevsimi gelince getireceksiniz tabakta on tane çileğe bir not alacaksınız.
Çocuklar tabaklarla getiriyorlar çilekleri sayıyor öğretmen çilekleri eksik olanlara da tam not veriyor ve sonra diyor ki:
– Çocuklar nasılmış tadı?
Öğrenciler:
-Valla ucunda not vardı diye yiyemedik.
– Hadi bakalım yiyin. Diyor öğretmen.
Çocuklar ağızlarını burunlarına bulaştıra bulaştıra yiyorlar çilekleri. Aradan iki yıl geçtikten sonra çilek girmemiş o köyün halkı şu anda Diyarbakır'ın pazarında çilek satıyorlar.
Şimdi düşünüyorum da, öğretmen olmak bu işte gerçekten… Tahtada müfredat anlatmak değil… Bulunduğun yere bulunduğun ülkeye bir şeyler katmak…

mardin

Rıhtım
Beni çok etkileyen bi şehir. Mimarisi çok guzel, arap türk kürt süryani gibi kompozit yapısı çok guzel, dükkanları çok guzel. Merkezinde terörün emaresi olmadığı halde son yıllarda yaşanan gelişmeler bölge esnafını oldukça olumsuz etkilemiş durumda.

abdülhamid denizaltısı

piri fani
Osmanlı Donanması'nın ilk denizaltısı 1886

Abdülhamid Denizaltısı (Nordenfelt 2), Vickers&Armstrong şirketi tarafından İngiltere'de inşa edilip, parçalar halinde Osmanlı'ya getirilmiş, Taşkızak Tersanesinde monte edilerek denize indirilmiştir (1886). 1888 yılında, Sarayburnu önlerinden dalarak akıntıya karşı ilerlemiş ve Üsküdar önlerinde demirlemiş boş bir gemiyi torpidosunu atıp batırarak yabancı devlet temsilcilerine gösteride bulunmuştur. Böylece Osmanlı Donanması; "Hedefe torpido atan ilk donanma" olarak tarihe geçmiştir.

Bu ilk denemeden sonra denizaltılar hiç kullanılmamış, Haliçte bekleyerek çürütülmüştür.


aşkın halleri

malayani
Belki bir aşkın içinde mutlu olmak için çok büyük anlar arıyorsunuz, belki de sebepsiz gelen bir öpücük kurtarıveriyor tüm günü…

Her hali güzel ama en basit halleri ayrı bir mükemmel bu çift olma hallerinin. Bu sebeple “Aşkın günlük hayatımızdaki yerini anlamaya çalışıp çizimlerime yansıtıyorum” diyen Koreli Puuung'un çizimleri çok fazla şey anlatıyor basitliğiyle.

Aşk küçücük şeylerde gizli. Bir düşünün, aslında sizi çok mutlu edenler hep bu en basit anlar;

Hiç beklenmedik anda gelen bir sarılma


http://www.malayani.com/sozluk/askin-her-hali-guzeldir/