şiir yaz

abuzeroklava
siz aşktan n'anlarsınız bayım?

çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
alt katında uyumayı bir ranzanın
üst katında çocukluğum...
kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
havı dökülmüş yerlerine yüzümün
büyük bir aşk yamadım
hayır
yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım...
saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
aşk diyorsunuz ya
ben istemenin allahını bilirim bayım!

çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
balkona yorgun çamaşırlar asmayı
ki uçlarından çile damlardı.
güneşte nane kurutmayı
ben acılarımın başını
evcimen telaşlarla okşadım bayım.
bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
insan kaybolmayı ister mi?
ben işte istedim bayım.
uzaklara gittim
uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!

süt içtim acım hafiflesin diye
çikolata yedim bir köşeye çekilip
zehrimi alsın diye
sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
ilahiler öğrendim.
siz zehir nedir bilmezsiniz
zehir aşkı bilir oysa bayım!

ben işte miraç gecelerinde
bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
bir şiir aradım.
geçen üç yıl boyunca
yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
ülkem olmayan ülkemi
kayboluşumu aradım.
bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
bir ters bir yüz kazaklar ördüm
haroşa bir hayat bırakmak için.
bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

kimi gün öylesine yalnızdım
derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
annem
ki beyaz bir kadındır.
ölüsünü şiirle yıkadım.
`bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım`
öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
acının ortasında acısız olmayı,
kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
aşk diyorsunuz ya,
işte orda durun bayım
islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
kendimin ucunda
öyle ıslak,
öyle kötü kokan,
yırtık ve perişan.

siz aşkı ne bilirsiniz bayım
aşkı aşk bilir yalnız!

(gbkz:didem madak)
cayisallama
Açılır bahtımız bir gün hemen battıkça batmaz ya
Sebepler halk eder Hâlik, kerem bâbın kapatmaz ya.
Benim Hakk'a münacâtım değildir rızk için hâşâ
Hüdâ Rezzâk-ı âlemdir rızıksız kul yaratmaz ya.

(gbkz:Erzurumlu İbrahim Hakkı)
mödo
Liliyar 

Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli 
Ne söyledilerse tıpıtıpına gerçek besbelli 
Altın saçlarını yana atışı yok mu Lilinin 
Lilinin yağdan kıl çekercesine inanışı 
Lilinin yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu 
Kuklalar titremesin ne yapsın 
Adam konuşmasını bilmezse ne yapsın 
Kuklaların kukla olmadığı besbelli 
Lilinin çekip gideceği besbelli 
Lilinin dönüp geleceği besbelli 

Ekmek ha bakkalın olmuş ha Cabaret de Paris'nin 
Sen herhangi bir ekmek yiyeceksin işte Lili 
Ekmek ne kadar Allahınsa Lili de o kadar Allahın Lili 
Yüzün ruhun kadar aydınlık ya Lili 
Gönlün soğuk sular güzel aynalar gibi ya Lili 
Anladın ya kutunun içinden çıkan mendil 
Olamaz Üsküdardan geçeriken bulduğun mendil 

-Bizi bırakıp nereye gidiyorsun Lili 
Demek bizi bırakıp gidiyorsun Lili 
Sen daima güzeller güzelini bulursun Lili 
Sen istesen de taş yürekli olamazsın 
Sen daima güzeller güzeli olursun Lili 
Demek gideceksin arkana dönüp bakmayacaksın 
Hangi kuş hangi şafakta ölecek görmeyeceksin 
Öyleyse al bu kürkü bu veda kürkünü Lili 
Tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü 
Sen daima Sultanlar Sultanı olursun Lili 
Demek sen gidiyorsun Lili 
Bizi öpmeden mi gideceksin Lili 

Lilinin güneşin altında duruşu yok mu 
Perdeleri sıyırıp çirkin adamı burnundan yakalayışı yok mu 
Eline bavulunu alışı yollara koyuluşu yok mu 
Çirkin adamın güzel adam oluşu yok mu 
Yaklaşıp onu saçlarından yakalayışı 
Uzaklaşıp yollarda yol oluşu yok mu 
Lilinin bir tavşan gibi koşuşu 
Keklik gibi dönüp bakışı ve yıldırım gibi koşuşu yok mu 
Adam da tam o zaman kapıdan çıkmaz mı dışarı 
Lilinin adamın boynuna çocukça ve çılgınca atılışı yok mu 

Ben konuşmasını bilmem Lili


(gbkz:Sezai karakoç)
mödo
KAFİYELER

Ne diye,

Bu şuna,

Şu, buna,

Kafiye?

Başa taş,

Aşa yaş,

Hey'e ney,

Tuhaf şey!



Kafiye

Mantığı,

O mantık!

Hediye

Sandığı,

Bu sandık!

O mantık,

Bu sandık-

ta sandık,

Ve yandık .

Ne yandık!



Hendese,

Kümese

Tıkılmak.

Hadise

Kırkayak.

Adese,

Oyuncak.

Vesvese,

Gökbayrak.

Ölümse,

Gel dese;

Tak, tak tak!

Mu-hak-kak!



Sorular

Sordular;

Neden çok,

Nasıl yok,

Niçin var?



Sanatsız

Papağan,

Neden çok;

Ve atsız

Kahraman,

Niçin yok?



Çok ve yok,

Yok ve çok,

Aç ve tok,

Tok ve aç;

Tut ve kaç!

Saklambaç.



Neden çok,

Nasıl yok,

Niçin var?



Niçin'i

Boğarken

Piçini,

Yatakta

Bastılar,

Şafakta

Astılar.



Ve derken:

Nasıl yok

Niçin var?



Bir varmış,

Bir yokmuş.

Karamış

Ve kokmuş

Dünyamız.

Rüyamız

Kapkara.

Manzara:

Gebeler

Döşeksiz.

Ebeler

Isteksiz.

Kubbeler

Desteksiz.

Habbeler

Süreksiz.

Türbeler

Meleksiz.

Tövbeler

Gerçeksiz.

Cübbeler

Yüreksiz.

Cezbeler

Şimşeksiz.

Izbeler

Emeksiz.

Heybeler

Ekmeksiz.



Kafiye,

Hikâye!

Dava tek:

Ölmemek!

Peygamber!

Ne haber?

Bir batan

Var: Vatan!

Kandil loş,

Ocak boş;

Ve dağ dağ

Elveda!



Gitme kal!

Nefes al!

Emir tez,

Bekletmez!

Ve o nur

Bulunur!

İşte iz!

Geliniz!

Toprak post,

ALLAH dost...

(gbkz:necip fazıl kısakürek)
cayisallama

abbas

haydi abbas, vakit tamam;
aksam diyordun iste oldu aksam.
kur bakalim çilingir soframızı;
dinsin artik bu kalp agrısı.
şu ağacın gölgesinde olsun;
tam kenarında havuzun.
aya haber sal çıksın bu gece;
görünsün şöyle gönlümce.
bas kırbacı sihirli seccadeye,
göster hükmettiğini mesafeye
ve zamana.
katıp tozu dumana,
var git,
böyle ferman etti cahit,
al getir ilk sevgiliyi besiktas'tan;
yaşamak istiyorum gençliğimi baştan.

(gbkz:cahit sıtkı taranıcı)
katre
Mona Roza

Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller

Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar

Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek...

Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi

Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar

Ellerin, ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli oluyor bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin, ellerin ve parmakların

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Saat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

Akşamları gelir incir kuşları
Konar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahh! beni vursalar bir kuş yerine
Akşamları gelir incir kuşları

Ki ben Mona Roza bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar su kenarında
Ki ben Mona Roza bulurum seni

Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım uymaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

Artık inan bana muhacir kızı
Dinle ve kabul et itirafımı
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı
Artık inan bana muhacir kızı

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

Altın bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Bir tüy ki can verir bir gülümsesen
Bir tüy ki kapalı gece ve güne
Altın bilezikler o kokulu ten

Mona Roza siyah güller, ak güller
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!
Mona Roza siyah güller, ak güller...

(gbkz:sezai karakoç)
cayisallama

iyiydik. penyelere inanıyorduk
doğum günü şarkılarına, pastalara ve mumu üfleyen kişiye
iy ki doğmuş olmanın neşeli gerekliliğine
kimyaya, ölçü ve tartı aletlerine inanıyorduk
adı fatma, fatma'ya hemen inanıyorduk
sergio leona'ya, elektrik enerjisine
adı ali, ali'ye niçin inanmayalım
iyiydik
ikinci tokatları kültürel fark kuramıyla açıklıyorduk
birincisi doğaçlamaydı zaten
üçüncü tokat ama insan haklarına aykırı
insan haklarına inanıyorduk
john locke'a ve john wayne'e
bir yerden bir yere gitmeye inanıyorduk
montlara, pamuk tarlalarına, virginia tütününe
ölülerin yönetimindeki dirilerin savaşına
ama en çok penyelere
"lili marlen şarkısı ne kederlidir"
aldık, kabul ettik; çok kederlidir
buralarda bir yerdeydi, ona da inanıyorduk
her neydiyse zaten şüphe yok inanmamıza
el kameralarına, merhamete… reno toros'a
nerdeyse iman edecektik üretimden kalkmasa
iyiydik
penyelere inanıyorduk. monogamiye ve sürprizlere
sürpriz diyen bir ağzın kibirli büzülüşüne
bikini adasına ve bahçıvan pantolonlara
kremlere ve troçki'nin dürüst biri olduğuna nedense
kiraz zamanına, tanpınar' a
istanbul dünya başkentidir cümlesine ve kepekli pirince
kayıp kardeşlere, ölü dillere, mühendislere
kayıp kardeş fikrinde kulağa hoş gelen bir şey yok mu
jodie foster'a ; hep beraber
elmalılı tefsirine, bir kısmımız
çok azımız karabaş tecvidine
terlemeye, rutubete, madonna'ya
vatan değerli bir arsadır, millî emlakçılara
devlet demiryollarına ve halkın karayollarına
çift güllü yasin kitaplarına
mor beyaz afyon çiçeklerine değil ama
bir daha: çift güllü yasin kitaplarına
kendine iyi bak dileklerine; görüşürüz
niye görüşeceksek
şadırvanlara, antik dünyaya; roma ve üç kıtaya
sözleşmelere ve sosyal sigortalara
yerlere tükürmemeye
-göklere tükürebilirsiniz-
israiloğulları israilkızlarını öldürürken
iyiydik, penyelere inanıyorduk.

(gbkz:OSMAN KONUK)
eymen yafes
Dertliyim usta...
pişmanlıklarım var benim bu hayatta
bütün her şeyi kaleme almak,
kağıda dökmek geliyor içimden.
yapamıyorum..
ağır geliyor dertler sineme..
başedemiyorum,
yüreğimdeki patlamak isteyen volkanla.
hayat...
hayat, yabani bir ısırgan gibi dalıyor içimi.
ne kadar zorlasam da kendimi,
sebepsiz hüzünlerime bahane bulamıyorum.
hayallerim...
can veremedğim hayallerim,
kemiriyorlar dört bir yanımı.
uçurumun ucunda,
en tepede,
tek bir dalla tutunuyorum hayallerime.
ne bırakabiliyorum kendimi,
ne de tam sahip olabiliyorum umutlarıma.
hayallerim,pişmalıklarım benim.
bilemiyorum usta...
ben bu hayatta,
hayallerime mi koşuyorum,
pişmanlıklarımdan mı kaçıyorum yoksa?
bilemiyorum...
anlat usta...
lütfen!...
sen anlat bana...


eymen yafes
madarator
Ey gönül, Allah için mahlukuna hep şefkat et

Kimseyi incitme, herkese münasip ülfet et

Çün Huda her kalbe nazırdır, gönül yap rağbet et

Kulları gönlünde ol, Mevla'ya ancak hizmet et.

ve Türkçe bir müstezatında birkaç hikmetle karışık söz:

- Azap olur ki, bu halkı ona ortak ederiz, hata eder gideriz.

- Günah odur ki enaniyet eyleriz isbat, o muddea heyhat. ...

Bela odur ki bela gelse, sabrı kor kaçarız, gözya­şı saçarız.

- Maraz budur ki marazdan bu sıhhati seçeriz, o derdile geçeriz...

- Cehennem odur ki dil ile halkı incitiriz, biz de inciniriz.

(gbkz:erzurumlu ibrahim hakkı)
eymen yafes
sabr-ı selamet

hele dostlar!
dinleyiverin söyleyeceklerimi,
bu ilham tabiattan geldi gayri.
toprağın suya olan hasretini
çoğaltır da güneş,
gene de görmez topraktan
en küçük bir ihanet.
toprak çatır çatır çatlasa da
suya hasret sabrı cemilinden,
gene de bir şey kaybetmez
o asil metanetinden.
derken...
bir uğultu kopar göklerden.
gök kubbeye bir nazar gelmiştir
elbet güneşten.
ve...
alkışa tutar bulutlar toprağı
sevincinden...



eymen yafes
eymen yafes
mazi de...

bir zamanlar
küçücüktüm...ufacıktım...minnacık...
büyüdüğümü düşünecek kadar küçüktüm,
küçüklüğü kabul etmeyecek kadar büyük
biçimsizdi...
belki de çelimsiz bacaklarım.
ne kadar koşarsa koşsun,
eminim yetişemezdi
sınırsız ufkuma ayaklarım.
işte dostlar!
bir zamanlar...
küçücük bir beden içinde,
kocamandı ve sınırsız hayallerim.
küçükken tutabiliyordum ayı,yıldızları.
oysa şimdi...
bilimsel realiteler bozdu aramızı.
ne zaman kaldırsam
bulutlarla konuşmak için başımı,
olmaz diyor bilim;
yapamazsın.
bulutlar çok uzak.
küçüklüğümde tutabiliyordum oysaki.
anlamıyorum...
yıldızlar ,bulutlar mı yükseliyor
ben büyüdükçe...
yoksa ben mi alçalıyorum...
inanın...inanın...
bilemiyorum...



eymen yafes
eymen yafes
b(akış)....

üç beş kaldırım dolaşır
ayakkabısı eskir de insanın
kirli paslı vicdanlarda
onca aşk acısı çekmiş
gönlü eskimez mi insanın?
eskir elbet!
bir vicdansıza gönül vermiş
o vicdansız da sevmekten değil
bekletmekten zevk almışsa
gönül de eskir elbet!
tamamen ölmez belki
ama...
siftahsız esnaf gibi
her akşam,
mutluluğa kapatır kepegini



(gbkz:eymen yafes)
eymen yafes
b(akış)....

üç beş kaldırım dolaşır

ayakkabısı eskir de insanın

kirli paslı vicdanlarda

onca aşk acısı çekmiş

gönlü eskimez mi insanın?

eskir elbet!

bir vicdansıza gönül vermiş

o vicdansız da sevmekten değil

bekletmekten zevk almışsa

gönül de eskir elbet!

tamamen ölmez belki

ama...

siftahsız esnaf gibi

her akşam,

mutluluğa kapatır kepengini

eymen yafes
cayisallama
Şu karşı yaylada

şu karşı yaylada göç katar katar
bir güzel sevdası serimde tüter
bu ayrılık bana ölümden beter
geçti dost kervanı eyleme beni

şu benim sevdiğim başta oturur
bir güzelin derdi beni bitirir
bu ayrılık bana zulüm getirir
geçti dost kervanı eyleme beni

pir sultan abdal'ım dağlar aşalım
aşalım da dost iline düşelim
çok nimetin yedik helallaşalım
geçti dost kervanı eyleme beni

(gbkz:Erzincan)/(gbkz:Tercan)-(gbkz:Hıdır Ersoy)-(gbkz:Muazzez Turing )
cayisallama
Amnetü

İnsan
eşref-i mahlûkattır derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
bu söz asıl anlamını kavradı
geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
kararmış rakamların yarıklarından sızarak
bu söz yüreğime kadar alçaldı
damar kesildi, kandır akacak
ama kan kesilince damardan sıcak
sımsıcak kelimeler boşandı
aşk için karnıma ve göğsüme
ölüm için yüreğime sürdüğüm eczâ uçtu birden
aşk ve ölüm bana yeniden
su ve ateş ve toprak
yeniden yorumlandı.

Dilce susup
bedence konuşulan bir çağda
biliyorum kolay anlaşılmayacak
kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın
yanık yağda boğulan yapıların arasında
delirmek hakkını elde bulundurmak
rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için
bana deha değil
belgeler gerekli
kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza
gençken
peşpeşe kaç gece yıllarca
acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım
bilmezdim neden bazı saatler
alaturka vakitlere ayarlı
neden karpuz sergilerinde lüküs yanar
yazgı desem
kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma
Tokat
aklıma bile gelmezdi
babam onbeşli olmasa.

Meyan kökü kazarmış babam kırlarda
ben o yaşta koltuğumda kitaplar
işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı
cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları
kafamda yasak düşünceler, Gide mesela.
Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm
her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana
gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar
resimli bir kitaptan çalardım hayatımı
oysa hergün
merkep kiralayıp da kazılan kökleri
Forbes firmasına satan babamdı.

Budur
işte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku
işte şehirleri bayındır gösteren yalan
işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan
kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla
güç bela kurduğum cümle işte bu;
ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan
tenimin olanca ağırlığı yok oldu.
Solgun evler, ölü bir dağ, iyice solmuş dudak
bile bir bir çınlayan
ihtilal haberidir
ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu
nisan ayları gelince vücudu hafifletir
şahlanan grevler içinde kahkahalarım küstah
bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur
marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim
gider şehre ve şaraba yaltaklanarak
biraz ağlayabilmek için
fotoğraflar çektirir
babam
seferberlikte mekkâredir.

İnsanın
gölgesiyle tanımlandığı bir çağda
marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak
belki ruhların gölgesi
düşer de marşlara
mümkün olur babamı
varlık sancısıyla çağırmak:
Ezan sesi duyulmuyor
Haç dikilmiş minbere
Kâfir Yunan bayrak asmış
Camilere, her yere

Öyle ise gel kardeşim
Hep verelim elele
Patlatalım bombaları
Çanlar sussun her yerde

Çanlar sustu ve fakat
binlerce yılın yabancısı bir ses
değdi minarelere:Tanrı uludur Tanrı uludur
polistir babam
Cumhuriyetin bir kuludur
bense
anlamış değilim böyle maceralardan
ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur
yalnız
coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan
nüfus cüzdanımda tuhaf
ekmek damgası durur
benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu
etin ıslak tadına doğru
yavaş yavaş uyanmak
çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp
hırsız cenazelerine bine bine
temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme
korkak dualarından cibinlikler kurarak
dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz
nakışsız yaşamakları
silâhlanmak sanarak
çıkardım
boğaza tıkanan lokmanın hartasını
çıkınımda güneşler halka dağıtmak için
halkı suvarmak bin saçlarımda bin ırmak
ıhtırdım caddeleri meğer ki mezarlarmış
hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa
fly Pan-Am
drink Coca-Cola

Tutun ve yüzleştirin hayatları
biri kör batakların çırpınışında kutsal
biri serkeş ama oldukça da haklı.
Ölümler
ölümlere ulanmakta ustadır
hayatsa bir başka hayata karşı.

Orada
aşk ve çocuk
birbirine katışmaz
nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı
kendi tehlikesi peşinden gider insan
putların dahi damarından
aktığı güne kadar
sürdürür yorucu kovalamacayı.

Hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan?
Nerde, hangi yöremizde zihnin
tunç surlardan berkitilmiş ülkesi
ağzı bayat suyla çalkanmış çocuğa rahim olan
parti broşürleri yoksa kafiyeler mi?
Hangi cisimdir açıkça bilmek isterim
takvim yapraklarının arasını dolduran
nedir o katı şey
ki gücü
gönlün dağdağasını durultacak?
Hayat
dört şeyle kaimdir, derdi babam
su ve ateş ve toprak.
Ve rüzgâr.
ona kendimi sonradan ben ekledim
pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu
ham yüreğin pütürlerini geçtim
gövdemi alemlere zerkederek
varoldum kayrasıyla Varedenin
eşref-i mahlûkat
nedir bildim.

(1974)

(gbkz:İsmet Özel) https://www.youtube.com/watch?v=AUtrlulfv1E&feature=youtu.be
eymen yafes

ihtiyar gençlik


ey pirim!
sen görmeyeli neler oldu bir bilsen
kediler kaplan oldu, fareler aslan.
alimler zelil oldu, zalimler aziz.
ilim elem oldu, cehalet kebair-i alamet.
düşünceye gem vuruldu, kalemse mahkum.
hatırlarsın ya pirim;
bir ferhat vardı dağları delen
ve mecnun'du çöllere düşen
artık aşklar sahte,
aşıklarsa sahtekar.
sahte olmayan bir tanıdık var
aşk kulvarında yanlız koşuyor.
ferhat gibi değil belki
ama...
biliyorum...
kalbi ağrıyor.
ve pirim...
ihtiyar gençlik senden
medet bekliyor!



eymen yafes
abuzeroklava
aşırı hız ve dikkatsizlik


bu şiiri sadece sana yazmak kalbimi kırıyor aslında
bir ayçiçeğinin taşınması gibi başka güneşlere
geride kalıp hayatı oyalayan biri olsa
ben yazmasam, sen gitmesen, biz düşmesek
olmasa keşke yerçekimi, en çok itaat ettiğimiz yasa…
oysa biz istikbal yakardık hele hava güzelse
dünyayı ihmal eder başka mevzular açardık
en az beş yıl tecrübeli yalnızlıklar üzerine
halk tipi yalnızlıklarımız vardı, şaşkın ve âşık
bir çiçeğe temsil hakkı vermişiz diye…
şüphesiz böylesi hepimiz için daha iyiydi
daha kahverengi ve daha derin,
aleyhine gelişen bir hayata itiraz eder gibi
insanın aklına şark illerini getiren masumiyetin.
ama gelememiştir henüz hatasından dönenler
öyleyse aşırı hız ve dikkatsizlik hep bana çarpsın
beklemekten muhacir olmuş karşıt görüşlü trenler
çünkü şairler hayırsız oğullarıdır hayatın…

(gbkz:furkan çalışkan)
0 /