saltanatın kaldırılması

axit
1 Kasım 1922'da saltanat kaldırıldı. Böylece Türklerin en eski siyasi müessesesi tarihe karışıyor; Oğuz Han neslinden gelen hükümdar zinciri son buluyordu. Türk tarihinde dönüm noktası olan bu gün tahtını kaybeden hükümdar da tarihin en münakaşalı şahsiyeti hâline gelmiştir.

Sultan Vahîdeddin, Sultan Abdülmecid'in oğullarının en küçüğüdür. Küçükken anne ve babasını kaybetti. Memleketi felâkete sürüklediğini gördüğü İttihatçılara şiddetle muhalifti. Bu sebeple devamlı göz hapsinde tuttular; hatta bir ara ortadan kaldırmaya teşebbüs ettiler.

Ağabeyi Sultan Reşad'ın vefatı üzerine enkaz üzerindeki tahta çıktı. Memleketi harbe sokan İttihatçı reisleri hemen yurt dışına kaçtılar. Yeni padişahın elinde düşmana teslim olmuş ve milletin sefalet içine düştüğü bir ülkeyi idare etmek kaldı.

Bir ara kendisi Anadolu'ya geçmeyi düşündüyse de, İngilizlerin, “Eğer Anadolu'ya geçersen İstanbul'u Yunanlılara işgal ettirir, taş üstünde taş bırakmayız” tehdidi üzerine vazgeçti.

Görünüşte mütareke hükümlerinin tatbikini kontrol etmek; esasta ise mahalli mukavemet hareketlerini tek elde toplayıp sulh müzakerelerinde hükümetin elini güçlendirmek adına yaveri Mustafa Kemal Paşa'yı fevkalade salahiyetlerle Anadolu'ya gönderdi.

Bazılarının iddia ettiği gibi, silahlı bir mukavemet kurması için değildi. Padişah, sulh taraftarıydı. Vazife yazısını Sadrazam Damat Ferid Paşa'nın imzaladığı Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919'da İngiliz işgali altındaki Samsun'a çıktı.

Ankara'ya gelerek burada bir meclis topladı ve geçici bir hükûmet kurdu. İstanbul ile işbirliği içinde çalıştı. Bütün gayesinin padişahı kurtarmak olduğunu her fırsatta deklare etti. İşi anlayan padişah, kendisini geri çağırmak istediyse de, muvaffak olamadı.

Padişah bundan sonra İstanbul'daki işgal kuvvetlerini oyalamak adına türlü siyasî gayretler içine girdi. El altından Anadolu'ya silah, mühimmat ve subay yollandı. İzzet, Ali Rıza, Salih, Tevfik Paşa gibi Anadolu hareketini açıkça destekleyen sadrazamlar vazifelendirildi.


Padişah, şahsını korumak için bırakılan 700 kişilik hususi birliğine Ayasofya etrafında mevzilendirip camiye çan takmak isteyenlere ateş emrini verdi. 11 Mayıs 1920'de paraf edilen Sevr Muahedesi'ni bütün baskılara rağmen imzalamadı.

Dünyanın çeşitli beldelerinde, bilhassa Rusya ve Hindistan'da yaşayan müslümanlar, halifeye olan hürmet ve bağlılıkları sebebiyle Anadolu'daki mücadele için aralarında külliyetli yardım toplayıp gönderdiler. Bu sebeple İngiltere hep Osmanlı hilafetinden ürkmüştür.

İngiltere istese, bilgisi ve izni dahilinde süren Anadolu hareketini tesirsiz hâle getirmeye muktedirdi. Anadolu'nun her yerinde İngiliz birlikleri vardı. Fakat onun politikası her zaman 'Bekle-gör!' üzerine kurulmuştur.

Sulh konferansına Ankara ile beraber İstanbul hükümetinin de çağrılması, Ankara'ya beklediği fırsatı verdi. Bu da İngiltere'nin “Parçala-Hükmet” siyasetinin icabı idi. Ancak Rıza Nur'un saltanatın kaldırılması hakkındaki kanun teklifi reddedildi.

Bunun üzerine 1 Kasım 1922'de Gazi, “Buradakiler bu oldu-bittiyi kabul ederse ne âlâ! Aksi takdirde bu iş yine olacak, ama ihtimal bazı kafalar kesilecektir” şeklindeki tarihî meclis konuşmasını yaptı.
Ekrem Buğra Ekinci

Muhalifler, “Biz hadiseyi başka açıdan değerlendiriyorduk. Şimdi aydınlandık!” dediler. Kanun sadece (1926'da asılan) Lâzistan Mebusu Ziya Hurşid'in muhalefetiyle kabul edildi.

Padişaha içeriden ve dışarıdan gelen baskılar dayanılmaz bir hâl aldı. Saraya tehdit telgrafları yağıyordu. Halbuki anayasa gereği padişah hükûmet icraatından mes'ul değildi. O arada Nureddin Paşa, gazeteci Ali Kemal Bey'i linç ettirdi; padişaha da böyle yapacağını açıkladı.

Ankara Meclisi padişahı vatana hıyanet ile itham eden teklifini kabul etti. Can ve ırzının emniyette olmadığını anlayan Padişah, siyasî bir buhrana ve iç savaşa sebep olmak istemedi. Ortalık yatıştıktan sonra tekrar geri dönmek niyetiyle hicrete razı oldu.


İngilizler, 17 Kasım 1922 Cuma sabahı Malaya adlı İngiliz kruvazörü ile kendisini götürdüler. Elinden de kendi isteğiyle şehri terk ettiğine dair bir yazı aldılar. İngiltere, Ankara'nın elini rahatlattı; hem de kendi eline koz geçirdi. Ankara padişahtan kurtulduğuna sevindi.

Padişah, oğlu Ertuğrul Efendi ile Malta ve Hicaz'da bir müddet kaldı. Padişahken yaşadıklarının içyüzünü anlatan iki beyanname neşretti. Olup bitenlerin arkasındaki İngiltere rolünü iyice kavrayınca, tahtını tekrar ele geçirme ümidini kaybetti. Ama unvanından asla vazgeçmedi.
Ekrem Buğra Ekinci

İngilizler, Mısır, Filistin ve Kıbrıs'ta oturmasına müsaade etmedi. Gençlik dostu İtalya Kralı'nın daveti üzerine San Remo'da yerleşti. Kralın yardım teklifini, halifelik sıfatını ileri sürerek kibarca geri çevirdi.

Zeki ve çabuk kavrayışlı; sakin, ciddî ve tedbirli idi. Az konuşurdu. Mütevazı ve iktisatlı bir yaşantısı vardı. Babası gibi Nakşî idi. Kızı Sabiha Sultan, Kemal Paşa'nın evlilik teklifini geri çevirmişti. Öbür kızı Ulviye Sultan Tevfik Paşa'nın oğlundaydı.

Sultan Hamid'in en çok bu kardeşini sevdiği, tahttan indirildikten sonra: “Vahîdeddin Efendi devleti iyi idare eder. Yaparsa o yapar. Şayet ona da mâni olurlarsa, bizim hâne dağılır, yok olur!” dediği rivayet olunur.

Arada Sultan Reşad olmayıp da, Sultan Hamid'den sonra tahta çıksaydı, belki de İttihatçıların hatalarını önleyecek, felâketlerin önüne geçip, devleti, asrının güçlü devletleri arasına sokacak kudret ve kıymette idi.


Eşi az görülebilecek kadar namuslu olduğu, vatanından koparken yanında pek cüz'i şahsî varlığından başka bir şey götürmeyişi, hatta son maaşını da “O ay çalışmadığı” gerekçesiyle hazineye iade edişinden bellidir.

Gençliğinde dinî ilimlere merak sarmış; gizlice Fatih Medresesi'ne devam etmişti. Fıkıh âlimi denecek kadar bilgisi olduğunu mabeyn kâtibi Ali Fuad Türkgeldi yazıyor.

Ayrılışının üzerinden henüz 4 yıl geçmeden vefatında, esnafa olan borçlarından dolayı tabutu haczedilerek cenazesi kaldırılmadı. Sağdan soldan toplanan para ile borcu kapatılarak tabut kurtarıldı. Yastığı altında parasızlıktan alamadığı ilaç reçeteleri çıktı.

(bkz:ekrem buğra ekinci)